Press "Enter" to skip to content

Suyun Gizemli Dili

Last updated on 23/09/2024

Günlük su tüketiminiz ne kadar? 3-4 bardak mı? Birçoğumuz ne kadar su içtiğimizin farkında değiliz. “Susadığımda içerim,” diyor ve konuyu kapatıyoruz. Ancak suyun aslında ne kadar önemli olduğunu, hatta kutsal kabul edilebilecek bir öneme sahip olduğunu çoğu zaman göz ardı ediyoruz. Neyse ki, doğanın gizemlerinden ilham alarak bu sırları araştıran ve keşfeden insanlar var. İşte bu kişilerden biri de Jacques Benveniste adında bir Fransız immunologudur ve onun nefes kesici keşfi ise Suyun, sıradan bir madde olmanın ötesinde, aslında yaşayan bir varlık olduğudur.

Su, iki hidrojen ve bir oksijen molekülünden oluşur; kimya için bu kadar basit bir tanımı vardır. Ancak su, evrendeki en olağanüstü oluşumlardan biridir. Derin bir nefes alın ve içine çektiğiniz havada bile su molekülleri olduğunu düşünün. Vücudumuzun %70’ini oluşturan suyu hayal edin. İçinizdeki su, bir zamanlar dinozorların içindeydi, sonra yediğiniz meyvelerde ve şimdi musluğunuzdan akan suda. Bu su, milyarlarca yıl önce bir balığın içinde yüzdü. Şaşırtıcı, değil mi? Dünya, kapalı bir döngü sistemidir; uzaya madde kaçışı olmaz. Bu nedenle, gezegen üzerindeki su, yaklaşık 4,5 milyar yıldır döngüde. Bazen bir hayvanın kanında, bazen bir meyvede, bazen de bir derede bulunur, ama her zaman bu gezegenin bir parçasıdır ve gezegen var olduğu sürece var olmaya devam edecek.

Bu ilginç ve sonsuz su döngüsü, Fransız bilim insanı Jack’in dikkatini çekti. Fransız Ulusal Sağlık Enstitüsü’nün eski direktörü olan Jack, alerjiler, enfeksiyonlar ve iltihaplar üzerine çalışmalar yapmış ve alerjen tespiti konusunda yeni nesil testler geliştirmiştir. Bir gün, araştırma ekibindeki genç bir Doktor, Jack’e homeopatik tedavilerin etkisini ölçmek için kullanılan alerjen tespit yöntemlerinin kullanılıp kullanılamayacağını sorar. Homeopatik tedavi, hastalık belirtilerini çok zayıf seviyelerde ortaya çıkarmak için hastalık tetikleyici maddelerin düşük oranda verilmesini amaçlar. Örneğin, migren atakları için güzel avrat otu bitkisinin özü, defalarca seyreltilerek düşük dozlarda verilir. Normalde bu ot migreni tetikler, ancak çok düşük miktarlarda alındığında, vücudun bağışıklık geliştirmesi beklenir.

Jack ve ekibi, aşırı seyreltilmiş bir suda homeopatların inandığı gibi bir özün kalıp kalmadığını araştırmaya başlarlar. En küçük alerjenleri bile tespit edebilecek cihazları geliştirmişlerdir. Deneyler başlatılır ve sonuçlar, suyun seyreltilme esnasında alerjen maddenin özelliklerini kopyaladığını gösterir. Bu, bilimin normal bakış açısıyla imkânsız bir şeydir, ancak deneyler tekrarlandıkça sonuçlar aynı çıkar. Jack, bu fenomeni “su hafızası” olarak adlandırır ve eğer kanıtlanırsa, kimya ve fizik biliminde pek çok kanunun değişmesi gerekeceğini anlar.

Jack bulgularını bir bilimsel makale haline getirir ve yayınlanması için meşhur bir akademik dergiye gönderir. Ancak derginin editörleri, makaleyi yayınlamaktan çekinirler. Nihayetinde, hiçbir bilimsel açık olmadığı için makale yayınlanır, ancak dergi editörü makalenin başına şüphe uyandıran bir not ekler. Bu olaylar, bilimin doğasına aykırı olsa da, akademik dünyanın değişikliklere karşı direncini gösterir. Jack’in çalışmaları, bilim dünyasında tartışmalara yol açar ve sonuçta, deneylerin tekrarlanması talep edilir. Jack, saklanacak bir şey olmadığı için bu talebi kabul eder.

Olaylar burada gerçekten tuhaf bir hal almaya başlıyor. Saygın bir dergi, deneyi gözlemlemek için ekibini gönderiyor. Bu ekip, ünlü bir sihirbaz ve sahtekârlıklar hakkında yazılar yazan bir otorite. Bu durum, bir şey keşfeden ve saygın bir kariyere sahip olan birine karşı ne kadar terbiyesizce ve aşağılayıcı bir hareket! Bilimsel medya yöneticileri, teorinizi çökertmek için emir almış bir sihirbaz ve bilimsel komplo teorisyeni gönderiyorlar. Deneyler yapılmaya başlanır ve ilk test grubunda beklenen başarı elde edilir, ancak diğer test grubunda aynı başarı elde edilemez. Yeni bir araştırma, bilim yanılarak hataları düzelterek ilerler, ancak bu olaylar öyle gelişmez. İki gözlemci, elde edilen sonuçları dergide saçma bir hayal olarak gösterirler. Makalede, deney için gereksiz ve anlamsız gibi kelimeler kullanılır ve sihirbazımız, makalenin sonunda “tek boynuzlu bir at ararken tek gördüğüm bir keçiydi” der. Tabii ki, bilim insanı makale karşısında şok olur ve hem dergideki akademisyenlerin hem de gözlem için gelen garip tiplerin kendisine ve ekibine şarlatanmış gibi davrandıklarını ve bir cadı avındaymış gibi hissettirdiklerini söyler. Ancak olaylar böyle gelişir ve sonrasında tüm ana akım bilim, bilim insanının çalışmalarını göz ardı etmeye ve küçümsemeye başlar. Günümüzde bile, konu hala bilimsel olarak ciddiye alınmamaktadır.

1983 yılında, başka bir Fransız bilim insanı olan Luc Montagnier, retrovirüsler üzerinde çalışırken, o dönem yaygın olan AIDS hastalığına sebep olan HIV virüsünü keşfeder ve Nobel Ödülü kazanır. Luc, bilime adanmış bir insan olarak araştırmaya devam eder ve yaklaşık 20 yıl boyunca çığır açıcı bir konu üzerinde çalışır. 2009 yılında, bu inanılmaz deneyi bilim dünyasıyla paylaşır. Konu, örneklerde bulunan DNA’ların aşırı seyreltilmesine rağmen, suyun bu DNA kodlarını elektromanyetik dalgalar halinde saklayabilme ve yansıtabilme özelliği üzerinedir. Bu deney, suyun hafızası deneyinin daha da ileri bir versiyonudur. Su, bir zamanlar içinde yaşayan canlıların DNA’sını, artık o canlı yok olup gitse bile saklayabiliyor. Ana akım bilim, bu konuya inanmaz ve Luc Montagnier’e dalga geçer. Ancak Luc, Nobel Ödülü’nün verdiği maddi ve manevi güçle bu eleştirileri umursamaz ve deneyini daha da derinleştirir. Sonuçta, içinde DNA’nın elektromanyetik izini saklayan su, tamamen saflaştırılmış farklı bir su ile karıştırıldığında, bu elektromanyetik yankıyı ona da aktarabiliyor. Bu testlerde başarı oranı %98’in üzerine çıkmıştır. Bu metot, özellikle dünya dışı yaşam arayışında bir devrim yaratabilir. Örneğin, meteorlarda donmuş su bulunabilir ve bu sular, içlerinde sakladıkları elektromanyetik DNA dalgaları sayesinde, doğru teknolojiyle o canlıyı yeniden oluşturabiliriz.

1990 yılında Japon yazar ve bilim insanı Masaru Emoto, su kristallerini oluştururken görüntüleyecek bir teknik geliştirir. Bu teknik sayesinde, suyun bilinmeyen bir yönünü gösterir: sevgiye ya da nefrete karşı verdiği tepkiyi. Emoto, deneylerini ve sonuçlarını bir kitap haline getirerek 2004 yılında yayımlar ve kitap, Amerika’da en çok satanlar arasına girer. Deneyler esnasında, Emoto ve araştırma ekibi farklı suları farklı insanlarla sözlü ve düşüncesel etkileşime sokarlar. Daha sonra bu suları dondurup oluşan kristallerin fotoğrafını çekerler. Sonuçlar şok edicidir: suya pozitif kelimeler söylendiğinde, su kristalleri son derece simetrik ve göz alıcı şekiller oluşturur. Ancak negatif sözler söylendiğinde, kristal yapısı tamamen düzensiz ve parçalanmış olur. Bu deneyler, suyun bilinmeyen ve gizemli özelliklerini ortaya çıkarır ve bilim dünyasında tartışmalara yol açar.

Su, kelimelerin farkını nasıl ayırt edebiliyor, diye merak ediyor olabilirsiniz. İşte burada konu biraz metafiziğe kayıyor. Ağzımızdan çıkan her ses, bir titreşim ve enerji içerir. Bu enerji, onu emen maddelerde bazı etkiler yaratır. Su da bu emici özelliğe sahiptir ve bu yüzden negatif ya da pozitif titreşimlerden hemen etkilenir. Emoto’nun tekniğini geliştiren diğer bilim insanları da vardır. Örneğin, Şu Dutkart Üniversitesi’nde görevli bilim insanı Bertlin, bir grup öğrenciyle benzer bir deney düzenler. Her öğrenci, aynı kaynaktan bir damla su alır ve kendi ekipmanıyla incelemeye başlar. Sonuçlar şaşırtıcıdır: aynı kaynaktan alınmasına rağmen, her öğrencinin suyu farklı bir desen ve motif oluşturur. Sanki su, onu alan öğrenciden etkilenmiş ve görünmez bir enerjiyle anında değişime uğramış gibidir. Su, çiçeklerle yapılan deneyde de her çiçeğe temasında farklı bir yapıya bürünür. Üstelik deney tekrarlandığında, su yine aynı çiçeğe benzer bir desenle karşılık verir. Dünya çapında yapılan sayısız deneme, zamanında aşağılanan ve ana akım bilim tarafından ti’ye alınan Beneviz’in iddialarını destekler niteliktedir. Su, sadece bir hafızaya sahip değil, aynı zamanda kendisiyle etkileşime giren canlılara karşı da bir etkileşimi var. Yani su, sıradan bir madde değil, bizimle etkileşim kuran bir canlıdır.

Suyun canlı bir varlık olduğuna dair belki de ilk iddia, Avusturyalı bilim insanı Victor Burger tarafından ortaya atılmıştır. 1885 doğumlu bu dahi doğasever, ormancı bir ailede doğanın içinde büyümüş ve onu yıllarca gözlemlemiştir. Victor için doğada özellikle önemli bir olgu vardır: suyun akışı. Çocukluğunda bile saatlerce dere kenarında oturup suyun akışını izler ve düşüncelere dalar. Büyüdüğünde, ailesi onun Viyana Üniversitesi’nde eğitim almasını ister, ancak Victor buna karşı çıkar ve üniversitenin onun doğayı anlama şeklini körelteceğini söyler. Kariyerine orman koruyucusu olarak devam eder ve 25 yaşındayken bir Alman prensinin ormanını korumakla görevlendirilir. Suyun akışı konusunda takıntılı olan genç Victor, ormanda kesilen odunların transferi için yeni bir metot geliştirir. Kesilmiş ağaç gövdelerini suyun doğal akışını taklit eden bir mekanizmayla bir yerden bir yere hızlıca taşır. 

Bu yöntem o kadar verimli olur ki, o dönem için ağaç taşıma maliyetlerini %90 oranında azaltır. Victor, 1920’ler boyunca her yıl kendi geliştirdiği su mekanizmalarının patentlerini alır ve ülke çapında “Su Büyücüsü” olarak anılmaya başlar. Kendisi suyun akışını şöyle dile getirir: “Suyu dünyanın damarlarında akan bir kan olarak düşünüyorum ve aynı insan bedeninde kanın akmasını sağlayan mekanizma gibi, dünyada da suyun akışını sağlayan bir mekanizma var.” Victor’a göre, en sağlıklı su, doğada kendi rotasında akan, yumuşak akış hatlarına sahip sudur. Doğal dalgalar, yumuşak kıvrımlar, tüm bunlar suya hayat veren etkenlerdir.

Ancak suyu tüm bunlardan mahrum bırakırsak, ona bir esir gibi davranırsak, su da her canlı gibi ölecektir. Victor, günümüzdeki su aktarım teknolojisinin suyu öldürdüğünü düşünmekteydi. Kapalı borular, keskin kenarlar, suyu oradan oraya vuran makineler, hepsi suyu öldüren şeylerdi. Ancak şehirler için bu tarz teknolojilerin gerekli olduğunu biliyordu. Bu sebepten ömrünün büyük kısmını, suyu hayatta tutacak doğal akıntılar oluşturan borular ve aletler tasarlamak için harcadı. 

Zamanla hem meslektaşları hem de insanlar onu aşağılamaya ve deli gözüyle bakmaya başladılar. Ancak Victor son günlerinde şöyle demiştir: “Bana dengesiz diyorlar, umarım haklılardır. Çünkü bu dünyadan bir aptalın daha göçüp gitmesi ona hiçbir zarar vermez. Ama eğer ben haklıysam ve o bilim adamları yanlışsa, işte o zaman suya yaptıklarımızdan dolayı Tanrı hepimize merhamet etsin.” Ve ne yazık ki Victor’un endişeleri, zamanla daha fazla anlaşılmaya başlanmıştır.

Bu sonuçlardan ilham alarak, Rus biyofizikçi Konstantin ve ekibi, suyu canlandıran ve öldüren faktörleri araştırmak üzere Venezuela’nın geniş ormanlarından geçerek Roraima’ya ulaşırlar. Yerel halk, bu yere “suların anası” der ve efsanelere göre bu suyun şifalı olduğuna inanılır. Korotco ve ekibi, 300 metre yükseklikteki bu dev kayanın zirvesindeki el değmemiş sulara ulaşırlar ve deneylerine başlarlar. Ekip, kendi geliştirdikleri cihazlarla sudaki elektrofotonik ışıldamayı gözlemlerler ve sonuçlar olağanüstüdür. Roraima’daki suyun enerjisi, normal bir çeşme suyundan tam 40 bin kat daha yüksek çıkar. Bu, suyun sadece kendisinin değil, onu içenlerin enerji alanlarını da güçlendirdiğini gösterir. Şehirlerdeki musluk suyunu içtiğinizde ise enerjinin düştüğü tespit edilir.

Masaru Emoto’nun deneyinde ise, üç farklı kaba pirinç ve aynı kaynaktan su konulur. Kaplardan birine her gün pozitif sözler söylenir, diğerine negatif sözler ve sonuncusuna hiçbir şey söylenmeden ilgisiz bırakılır. Bir ay boyunca süren deneyde, “Teşekkür ederim” denilen kaptaki su ve pirinç bozulmadan kalırken, “Sen aptalsın” denilen kaptaki pirinç ve su karararak hayatsız bir hale gelir, üçüncü kaptaki ilgilenilmeyen su ve pirinç ise küflenir.

Bu deneyler, insanların yıllardır içtiği musluk suyunun aslında ne olduğunu ve bize ne gibi zararlar verebileceğini sorgulamamıza neden oluyor. Bedenimizin %70’i su olduğuna göre, çevremize ve kendimize yeterince pozitif şeyler söylüyor muyuz, yoksa hayatın stresi altında sürekli olarak negatif sözler mi çıkıyor ağzımızdan? İnsanlık olarak en büyük yaşam kaynağımız olan suyu öldürdük mü? Bu, derinlemesine düşünülmesi gereken bir konu.

Bilim, metodolojik bir yaklaşım gerektirir, ancak bu metodolojiyi şu anki anlayış kapasitemize göre uyguluyoruz. Ruh, sevgi, bağlılık, iyilik gibi kavramlar, sadece bedenimizin salgıladığı hormonlardan ibaret değildir. Su, basit bir kimyasal bağdan ibaret olmayıp, daha derin bir manevi ve metafizik boyutu taşıyor olabilir. Bilim, her şeyi maddi açıklamalarla sınırlamamalıdır.

Umarım bilim, bir gün özgürlüğüne kavuşur ve içinde yaşadığımız gezegenin, yaşayan bir canlı olduğunu daha iyi anlamamıza yardımcı olur. Bu yazıdan sonra, bardağınızdaki suyu içmeden önce bir teşekkür etmeyi unutmayın.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *